www.forumdayim.yetkin-forum.com

web designed by jann
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Bediüzzaman'ın Bazı Anıları....

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
jann
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2357
Yaş : 28
Nerden : 55 JANN 38
Kayıt tarihi : 13/09/08

MesajKonu: Bediüzzaman'ın Bazı Anıları....   Cuma Ekim 31, 2008 6:26 pm



Şamlı Hafız Tevfik anlatıyor:

Bir mecliste miracı muhal ve imkansız görmüşlerdi. Ben bunu Üstad'a anlattığım zaman "Al kalemi yaz" demişti. İlk defa Mi'raç Risalesi'ni (31. Söz) yazmıştım.
Üstad yazdıracağı zaman biraz durur, "bağladım, tuttum veya yakaladım" derdi. Bir hamlede 72 sayfa yazmıştım.

Üstad Barla'da bir gün bana hazırlan gideceğiz, dedi. Bir uçurumun kenarına vardık. İnna a'tayna'nın sırrını yazmaya başladık. Yanımdan uzaklaştı. Sesi uzaktan sanki göklerden geliyordu. Yağmur yağmaya başladı. "Üstad'ım ıslanacağız." deyince "öyle mi?" diyerek ellerini iki yana açıp dua etti. Yağmur etrafımıza yağdığı halde biz ıslanmadık. "Biz senden korktuk" deyince "Hayır bu benden değil, hizmet ettiğim makamdan geliyor" dedi.
.................................................. ...................
Mustafa Karapınar anlatıyor:
1947 senesi Ramazan ayı Kadir Gecesi'nde Osman Çalışkan beni çağırdı, Üstad rahatsız olduğundan Kadir Gecesi'ni ihya etmek için ikiyüz defa Üstad adına Kelime-i Tevhid okumamı istedi. Ben de okudum.

Gece rüyada kapımızın zili çaldı. Kapıyı açtığımda Üstad karşımda "Teşekkür ederim kardeşim" dedi.
.................................................. ...................
Bayram Yüksel anlatıyor:
Üstad Hazretleri Kastamonu'dan Denizli hapsine götürülürken zamanın Ankara Valisi Nevzat Tandoğan Üstad'ı sarıklı cürm-ü meşhud halinde yakalatmak ister. Bu işle görevlimemurlar istasyona geldiklerinde Üstad'ı sarıksız görürler ve:
"Nasıl haber aldı da sarığı çıkardı" deyip hayret içinde geri dönerler. Daha sonra Üstad'a bu olayınnasıl olduğu sorulduğunda:
"Bu keramet değildir. Birpire onları mağlup etti. Ben başımı kaşımak için sarığımı çıkarmıştım." Üstad kerameti kendine değil pireye veriyordu.
.................................................. ...................
Dr. Tahsin Tola anlatıyor:

"Eğirdir'de Nur Risalelerine dost olan Ali Çetin isminde maliyede memur bir arkadaş vardı.

"1957 seçimlerinde aday olamamıştı. Üstadı ziyaret ederek dert yanmıştı.

"Efendim nasıl olur. Tevfik Tığlı kazandı. Ben kazanamadım?'

"Üstad ise, 'Tebrik ederim, tebrik ederim... ' diyordu.

"Ali Çetin, Üstad herhalde anlamadı diye, yine kazanamadığından bahsediyor, Üstad yine,

"Tebrik ederim, tebrik ederim...' diyor. Bu şekilde tam üç sefer Ali Çetin söyleyince, nihayet Üstad,

"Tebrik ederim, kazanamadığınızı tebrik ederim' diye kazanmadığını açıkça tebrik ediyordu.

"Biz 1957'de kazanamadık. Böylece ileride gelen ihtilal hapishanelerinden, Yassıada'dan da, Üstadın himmet ve duasıyla kurtulmuştuk.
.................................................. ...............
Hilmi Pancaroğlu anlatıyor:
Kasap Tahir Afyon hapishanesinin hakimidir. İri yarı, cesur, herkes ondan korkar, cinayet suçundan idama mahkum edilmiş temyiz kararını beklemektedir. Tahir ayakabılarından ve boynundan zincirlidir. Bir gün Üstad Hazretlerini ziyaret eder ve kurtuluşu için dua etmesini ister. Üstad ona "Sen namaza başla, ben sana dua edeceğim, inşaallah kurtulursun. Sana takılan zincirler de tesbihin olsun" der. Bunun üzerine Tahir namaza başlar ve tesbihini de zincirlerle çeker ve bir de bakar ki zincirin halkaları tam otuzüç tane. Tahir'deki bu değişikliğe herkes hayret eder. Nihayet Temyiz kararı bozar, otuz yıl ağır hapse çevirir ve Tahir 1950 affı ile çıkar.
.................................................. ..............
Bayram Yüksel anlatıyor:

''Bir Gün Barlada mutfakta çalışırken aklıma geldiki: 'Ben mutfakta çalışıyorum.Halbuki içeride ağabeyler,kardeşler okumakla,yazmakla meşgul oluyorlar...' Birden Üstad Hazretleri mutfağa geldi ve:

''Evladım senin aklına böyle şeyler gelebilir.Fakat sen bu hizmetinle,içerdekilerin hepsinin yaptığı hizmetten hisse alıyorsun'dedi.''
.................................................. ...............
Zübeyir Gündüzalp anlatıyor:
Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri bir Ayet-i kerimeye mana vererek, bir camide vaaz veriyor. Camide bulunan Alimler, şeyhler, ahali öyle müessir ve emsalsiz tefsiri, kütüb-ü İslamiyede ve Kur'an tefsirlerinde göremiyorlar. Çok hayran olup Üstadımıza minnettar oluyorlar. Fakat kıskanç bir şeyh, iki müridine emrediyor. 'Bediüzzaman'ı, sık sık gelip geçtiği şu tenha geçitte akşam namazından sonra mavzerle vurun!' diyor. Şeyhin müridleri aynı günde akşam namazından sonra, mezkur geçitte Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin oradan geçmesini bekliyorlar. Hazreti Üstad geçide yaklaşınca o iki mavzerli müridleri görüyor. O iki mürid de Hazreti Üstadı görür görmez mavzerleri hemen kaldırıp Üstada ateş etmek üzere iken, kolları felç tutmuş gibi oluyor, mavzerler yere düşüyor. Merhum Üstad-ı Pakimiz o iki müridin omuzlarına mübarek kollarını koyuyor ve 'Kabahat sizin değildir, ben size hakkımı helal ediyorum' diyerek yoluna devam edip tek başına gidiyor.
"Bu harikulade hadise o gün şayi oluyor. Merhum Üstad o zamanlar çok genç olduğundan, yaşlı ve büyük bazı Alim ve şeyhler, Üstadın 'Bediüzzaman' lakabını benimseyemiyorlardı. Fakat bu hadiseden sonra hakikaten Üstadımız Said Nursi Hazretlerinin 'Bediüzzaman' olduğunu tasdik ve takdir ediyorlar."
.................................................. ................
Korkarım ki Hoca uça!

Çoluk çocuk, genç ihtiyar binlerce insan gözyaşları içinde memleketlerinden ayrılıyorlardı.
Doğuda büyük bir ayaklanma çıkmış ve bu bahaneyle bölgede sözü geçen ağalar, paşalar, Alimler aileleriyle birlikte sürgüne gönderiliyorlardı.
Bediüzzaman da Erek Dağındaki dershanesinden alınarak Van’a getirilmiş ve bu sürgün kafilesine katılmıştı.
İsyana katılmak şöyle dursun, pek çok insanı bu harekete katılmaktan alıkoymuş, yapıcı dersler vermişti.
Kurunun yanında yaş da yanıyordu.
Kafile, yolculuk esnasında çeşitli yerlerde konaklıyordu. Bediüzzaman geceleri yalnız başına bir odada kalmak, ibadetle meşgul olmak istiyordu.
Komutana, “Beni yalnız bir odaya bırakın, geceleri kimseyi rahatsız etmek istemiyorum” dedi.
Yüzbaşı Abdülkadir Bey, onun bu isteğini yerine getirerek, her konaklamada ona ayrı bir oda temin etmeye başladı.
Bir köye gelmişlerdi. Gece burada kalacak, sabahleyin yollarına devam edeceklerdi.
Komutan Abdülkadir Bey, bir askeri yanına çağırdı:
“Oğlum, bu gece Hoca Efendinin kapısında sen bekleyeceksin” dedi.
Asker, “Emredersiniz komutanım” dedi ve yatağını Bediüzzaman’ın kalacağı odanın kapısına serdi.
Bediüzzaman, “Sen rahat et yavrum, yat uyu” dedi.
Asker Bediüzzaman’ın kapısını kilitledi ve elbiseleriyle yatağa girdi. Tüfeğini de yastığının altına koyarak uykuya daldı.
Bir ara bir tıkırtı duydu ve var gücüyle yatağından fırladı. Hemen tüfeğine davrandı.
Bediüzzaman elinde bir gaz lambasıyla dışarı çıkmış, abdest alıyordu.
Askere, “Uyandın mı?” dedi.
“Uyandım” diye cevap verdi asker.
“Vakit varken, biraz daha yat, sabaha daha çok var” dedi ve ibriğini alarak odasına girdi.
Asker tekrar kapıyı kilitledi ve yatağına girdi.
İçeriyi dinlemeye başladı.
Bediüzzaman seccadesini sermiş, namaza durmuştu. İçeride sadece kendisi vardı.
Fakat asker, sanki binlerce insan namaz kılıyormuş gibi bir ses duyuyordu. Sonra hep beraber dua etmeye başladılar.
Bu, gün aydınlanıncaya kadar devam etti. Tabi askerin gözüne de korkudan uyku girmedi.
Sabahleyin hemen komutanına koştu:
“Komutanım,” dedi. “Ben bu zatın kapısında artık beklemek istemiyorum. Ben kapısını kilitliyorum, kapı açılıyor. Namaza kalkıyor. Kendisiyle birlikte sanki binlerce insan namaz kılıyor. Korkarım ki Hoca uça!”
Yüzbaşı gülümsedi. Bediüzzaman’ı önceden beri tanıyordu. Askere şöyle dedi:
“Oğlum, Hoca uçarsa, sen de eteğine yapış ve nereye giderse birlikte git…”
.................................................. ............
Boş Şeylerle Meşguliyete Fırsat yok

Hüsnü Bayramoğlu anlatıyor:

"Bir gün üstadımızla birlikte giderken, yolda kalabalık bir grup gördük.

'Zübeyir sen git, orada ne yapıyorlar, ne konuşuyorlar bana haber getir.' dedi

Biz, 'Efendim bugün bayramdır herhalde bayram hakkında konuşuyorlardır' dedik.

Üstad ısrar etti:

'Zübeyir gitsin, dinlesin, haber getirsin. Ben ileride bekleyeceğim' dedi.

Zübeyir ağabey gitti. Biz de üstadla beraber epey uzakta onu bekledik. Fakat zübeyr ağabey orada fazla durmadan hemen geldi.

Üstad, 'niçin çabuk geldin ve ne öğrendin' dedi.

O da 'üstadım bayram dolayısıyla konuşuyorlar. Lüzumsuz toplantı ve gereksiz konuşmalar var. Onun için hemen geldim' dedi.

Üstadımız da ona şöyle konuştu:

' Eğer sen orada fazla kalsaydın, duydukların seni meşgul etse ve kalbin de tesirlenseydi, muhakkak seni hizmetimden men edecektim!'

"Ömür kısadır, onda yapılacak olan vazifeler ise çok ve ehemmiyetlidir." diyen adam... Başkalarının imdadına koşmak isteyen adam, boş ve gereksiz yere vakit öldürebilir mi?
.................................................. ........
Said Özdemir ağabey anlatıyor:
"...Hicaz'a gitmek istediğimi söyleyince 'Niye?' diye sordu. 'Efendim' dedim, 'memleketin halini görüyorsunuz. Gittikçe daha fenalaşacak. Orada olsam çocuklarım da kurtulur, ben de...' dedim.
'Kardeşim', dedi, 'Ben orada olsam buraya gelirdim. Alem-i İslam kapısının kilidi Türkiye'dir. Bu kilit bu kapıyı Alem-i İslam üzerine açar. Kat'iyen buradan gitmek için izin yok' dedi."
.................................................. .......
Son şahitlerden Selahattin Çelebi anlatıyor:
"...hizmetler fasılasız yürürken İstanbul'da bir ticarethanede teksir makinası gördüm. Bu makinanın bir dakikada yüz sahife bastığını öğrenince hemen makinayı satın alarak İnebolu'ya getirdim. İlk defa Nurlardan Yedinci Şua, "Kainat Seyyahının Müşahadeleri" olan Ayetül-Kübra Risalesini teksirle çoğalttık. İlk nüshayı Üstad'a götürdüğüm zaman fevkalade memnun oldu. Eserin sonuna hissiyatını şu cümlelerle ifade etti:
"Ya Rabbi! bir kalemle beşyüz nüsha yazan Nazif Çelebi ve mübarek yardımcılarını Cennetü'l-Firdevste mes'ud kıl."
.................................................. ........
Üstadı idam talebiyle yargıladıkları sırada, oturduğu sandalyede bacak bacak üstüne atar, cübbesinin eteğinde 99'luk tesbihini ipe dizmeye çalışır.
Püskülünü taktıktan sonra, kendisini hayretle seyreden savcıya, tesbihin püskülünün ucundan iki parmağıyla tutup kaldırır, "Nasıl, güzel olmuş mu?" diye sorar.
Savcının idam talebine hiç aldırmaz ve önem vermediğini gösterir.
.................................................. ........
Hüsnü Bayramoğlu anlatıyor:
"Üstadımızın bir kalemi vardı, şöyle parmak kadar. Bir gün Üstadımızın kalemi kaybolmuş. Üstad "Bulun" dedi. Aradık,aramadığımız yer bırakmadık. Üstad: "Şurada duruyordu" diyordu. Aradık, lakin yok, bulamadık. Üstadımız: "Benim cinnilerden talebelerim var. Bazen benimle latife yapıyorlar. Fakat siz onları göremiyorsunuz" dedi.
.................................................. ........
Zübeyir Gündüzalp ağabey anlatıyor:

''Üstad nefsimizi terbiye ederdi. Ziyarete gelenler meyve filan gibi hediyeler getirirlerdi. Biz almıyorduk, ama onlar Üstada yalvarıp yakarıp bazılarını veriyorlardı. Üstad kabahati bizde buluyor, 'Nefsiniz istedi, ben de almak zorunda kaldım.' derdi. 'Teberrüktür.' diyerek gelen meyveyi tavana astırır, bir ay tefekkür etmek üzere asılı bırakırdı. Çürümek üzereyken aşağıya indirir, 'Teberrük atılmaz.' diyerek kabuğuyla beraber bize yedirirdi. Zehir gibi acısıyla tiksinerek onu öyle zorla yerdik ki, ondan sonra gelecek bir ziyaretçinin önce elinde hediye olup olmadığına bakar, engellemeye çalışırdık.''
.................................................. ........
Konyalı, genç bir İmam Hatip talebesi Bediüzzaman'ı ziyarete gelmişti. "İsmim Ahmed" diye tanıttı kendini.
Bediüzzaman gençlere, özellikle talebelere ayrı bir önem verir, onlarla ilgilenir, sıkıntılarını gidermeye çalışırdı.
Ahmed, okul müdüründen şikayetçiydi. Ona göre yeterince dine hizmet edilmiyor, hatta din dışı uygulamalar yapılıyordu. Bundan da en çok yöneticiler sorumluydu. Bediüzzaman'a:
"Efendim, bizim okul müdürünün dinimize uymayan davranış ve uygulamaları var" dedi ve biraz da ileri giderek, "Galiba komünist" dedi.
Bediüzzaman, kimseye önyargıyla bakmaz, herkesin iyi yönlerini ön plana çıkarırdı. Ve kimsenin de arkasından kötü konuşulmasını istemezdi.
"Kardeşim, müdürünüz namaz kılıyor mu?" dedi.
Delikanlı, "Evet kılıyor Üstadım" dedi.
Bediüzzaman bunun üzerine hayatın şaşmaz ölçülerinden birini ders verdi genç talebeye:
"O halde o bizim kardeşimizdir."
.................................................. ........
Mustafa Acet anlatıyor:
Anlatacağım hatıraların üzerinden yıllar geçti. Bu sebepten parça parça, kesik kesik olacak
"Afyon hapsine Üstadla birlikte girdiğimiz zaman, yirmi üç yaşındaydım. 1947'de askerden yeni gelmiştim. Ceylan Çalışkan benim akrabamdı. İlk defa Üstad Bediüzzaman'a beni o götürdü. Heyecanla, bu görüşme gününü beklemiştim. Daha önce kıymetli eserlerini okumaya başlamıştım.
Afyon hapsine benim girişim, bir isim benzerliğinin neticesidir. Terzi Mustafa girecekti, benim de adım Mustafa olduğu için bu piyango bize isabet etti. Kader-i İlahinin bir rahmeti oldu. Hapishanede Kur'an harflerini öğrendim, yazı yazmaya başladım. Kur'an okumayı ilerlettim.
Afyon hapsi gerçekten benim için bir 'Yusufiye Medresesi' oldu. Orada tecvidi öğrendim. Hapishaneden çıktıktan sonra, on yıl Emirdağ'da imamlık yaptım. On dört yıldır da Diyanet İşlerinde hattat olarak görev yapıyorum. İşte bunlar Üstadla olmanın, ona gönül vermenin, sadece dünyada görülen küçük bir meyvesidir.

_________________
' İçiMDekİ ŞeHİrdE qAYbOLduM '




' KarMaKArışIKLaşMAqTayıM '
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://forumdayim.yetkinforum.com
 
Bediüzzaman'ın Bazı Anıları....
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
www.forumdayim.yetkin-forum.com :: GENEL KÜLTÜR :: Din :: Dini Hikayeler-
Buraya geçin: